Röportajlar

Harika Çocuk Bedir Baykam Şimdi 60 Yaşında

18-12-2017
Harika Çocuk Bedir Baykam Şimdi 60 Yaşında
186 gün önce

Birbirinden değerli sanatçılarımız ile Büyük Kulup’ün dergisi için röportaj yapmak bizleri çok mutlu ediyor. Dergilerimizi gördünüz, beğeniyor musunuz?

Beğendim, ilk önce belirtmeliyim ki, dergiyi her ay çıkarmanız hiç kolay bir çalışma değil; belli ki arkasında çok büyük emek var.

İki yaşında resim yapmaya başlamış, altı yaşından bugüne kadar resimleri dünyanın en önemli sergilerinde yer almış, Sorbonne’da ekonomi, L’Actorat’da aktörlük, California College of Arts and Crafts’da resim ve sinema eğitimi almış, aktörlük yapmış, UNESCO’ya bağlı Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği kurucularından ve bu örgütün Türkiye Ulusal Komite Başkanı, ayrıca 2015 yılında düzenlenen UNESCO resmi partneri IAA/AIAP Uluslararası Sanat Birlikleri Dünya Başkanı, gazeteci, siyasetçi, 28 kitabı olan bir yazar, Taksim’deki Piramid Sanat’ın kurucusu Bedri Baykam ele avuca sığacak birisi değil gibi görünüyor, başka özellikleriniz var mı? 

Güzel bir özet yapmışsınız. Teşekkürler. Tabiî ki birkaç ilavem var.
Fenerbahçe tutkunuyum, vakit alıyor. Her Salı Fenerbahçe televizyonunda program yapıyorum. 2F1B programını 12 yıldır yapıyorum. 
Aynı zamanda bir sıfatım olmamasına rağmen CHP zamanımı alıyor. Kurultaylarına katılıyorum. Genel Başkan ile sürekli konuşuyorum. Kendisine görüşlerimi iletiyorum, raporlar veriyorum. CHP’ye zaman ayırmayı önemsiyorum.
Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın ile birlikte Sanatçılar Girişimi’nin kurucularından ve sözcülerinden biriyim. 
Bunların dışında 30 yıldır Cumhuriyet’te yazdım, 2.5 yıldır Oda TV’de yazıyorum. 
Bütün bunların dışında aileme, oğluma,  anneme, eşime zaman ayırıyorum. Tabii bunlar da çok önemli.

Bir yerde okudum babanız değerli siyaset adamı Suphi Baykam’a verdiğiniz iki sözünüz varmış. 

Babam 1996 yılında vefat etti, rahmetli babamı toprağa verirken, ona iki söz verdim.  
Birincisi babamın bitiremediği otobiyografisini tamamlamaktı. Babam başladı ama bitiremedi. 2003’te babamı da iyi tanıyan bir genç yazar arkadaşım, Alptekin Gündüz ile tamamladık.
İkincisi babama bir erkek torun verip, adını Suphi koyacaktım. Allaha şükür her iki sözü de tutabildim. 
Ben 1997 yılında evlendim. 1999 Ocak ayında Suphi doğdu. Suphi Bilgi Üniversitesi’nde okuyor. O da Fransızca ve İngilizce’yi çok iyi biliyor. Oğlum doğduğundan beri profesyonel spor yaptı. Şimdi Bilgi’de Spor Yönetimi okuyor, gelecek yıl çift ana dal yapıp, uluslararası ilişkiler okuyacak. Üniversiteyi, liseden daha çok sevdi. Lise ile arası ne kadar kötü idi ise üniversite ile o kadar iyi!
Suphi küçükken daha çok annesine benziyordu ama şimdi her ikimize de benziyor. 

Suphi’nin sanat ile ilgisi var mı? 

Çocukken bizimle müzelerde saatlerce çok dolaşmıştır. Her zaman sanatla iç içe büyüdüğü için kimi zaman bir çocuk için bu kadar sanatın içinde olmanın fazla yüklenme olduğu doğrudur.  Ama şimdi resim sergisine girdiği zaman hemen güzel olanı görür, göz zevki çok iyi gelişti. 

Eşiniz neler yapıyor

Eşim ile 26 yıldır birlikteyiz; yaşamının büyük bir kısmını benimle ve sanat ile iç içe geçirdi. 25 yıl boyunca dergi yönetti. Bunlardan arasında Marie Claire, Vizyon, Skala gibileri var. Sonra iki kitap çıkardı. “Kendi Yaşamın Gibi, Buyur Çekinme” ve “Bir Acayip Kız Çocuğu”. Şimdi üçüncüsünü yazıyor. 

Sizin bayanlarla serüvenlerinizi az çok öğrendim, Sibel Hanımı nasıl seçebildiniz?

İşin erkek tarafı olarak, Sibel’e kadar çok kız arkadaşım oldu. 
Ben aslında geç evlendim. Evlendiğim zaman 39 yaşındaydım. Bu benim özellikle tercih ettiğim bir durum değildi. Açıkçası ’Top Çok Direkten Döndü’ ama Sibel çok kararlı çıktı. Bir sergi açılışına gelmişti ve “ben sizinle tanışmak istiyorum” dedi, sonra da tanıştık; 6 ay sonra “ben seninle evlenmek istiyorum” dedi. Ben de; ‘ Büyürsün geçer’ dedim. Ben her sergi açılışında zaten hep en az 5-6 hanımefendi ile tanışırdım. Sonunda “Avcı Avlandı” diyebilirim.

Yurtdışında çok kaldınız. Sanırım yabancı bir kadın ile evlenmeyi düşünmediniz?

Aslında düşündüm. 
15-16 yaşında ben tenis oynarken Sharapova kadar güzel ve başarılı bir tenisçi olan Helena Anliot ile uzun süreli bir ilişkim oldu. Dr.Jivago kıvamında epik bir ilişki idi. Onun dışında İsveçli bir kız arkadaşım oldu. Amerika’ya gelecekti. İsmi Anita idi. 1987 yılında kısa bir nişanlılık sürecim oldu; Yonca Dervişoğlu ile hala arkadaşım. Bunlar bir sır değildir. Otobiyografi kitaplarımda; Harika Çocuk, Sonsuz Okyanus kitaplarımda bunların tüm detayları mevcuttur. 
Sibel benim hayatımın her detayını çok iyi bilen her türlü kritik kararı birlikte aldığımız çok sevdiğim, oğlumuzla beraber keyifle yaşamı paylaştığımız çok değerli bir insandır. Belki sonuçta oğlumun şansı bizim bu birlikteliğimizdir. Benim hayat tercihim her zaman anne babanın birlikte olmasıdır. Günümüzde aileler çocuklar 3, 5, 10 yaşında iken ayrılıyorlar, ben çocuğun anne babası ile büyümesinin çok önemli olduğuna inanıyorum.
Benim şansım Atatürkçü bir ailede doğmuş olmam, ben siyasi doğrularımı 8-9 yaşında oturtmuştum. Bugün 60 yaşındayım hala aynı doğrulara sahibim. Oğlumuza da bu değerleri çok küçükken vermeye başladık. Sibel de ben de bu konuya çok dikkat ettik. Genç yaşlarda Atatürk, Cumhuriyet, Demokrasi adına doğruları oğlumuza vermek bizim için önemli idi. Ama herkes bu şansa sahip olamıyor. Kimi insan bu şansı daha sonra yakalıyor tabi bu kimsenin kusuru değil sadece imkânlar meselesidir. 
Ben Suphi Baykam’ın ve değerli bir annenin oğlu olarak bu imkânlara erken sahip oldum. Bu şansı olmayan birçok insan hayatta birçok yanlış yola sapıyor, örneğin aşırı sola ilgi duyuyor, aşırı dinciliğe yöneliyor; zaman içinde yaşadıkları tecrübeler, hayattan yedikleri yumruklar, aldıkları eğitimler ve okumalar sonunda irdeleyerek 25, 35 yaşında doğruları bulabiliyorlar. Kendi emekleri ile bu doğruları bulan insanlara da çok saygı duyuyorum. 
Hayatta en önemli şey benim için özgürlüktü, oğluma da hep bunu anlattım. Verdiği her kararda özgür olmasını istedim, istediği müziği dinlemesi, istediği kitabı okuması, filmi seyretmesi, istediği ülkeye gitmesi gibi benzeri konularda özgürce seçim yapmasını istedim. İleri yaşlarda bu özgürlük duygusunun bize ters dönüşü olduğu da doğrudur. 

Harika Çocuk Bedri Baykam’ı biraz anlatır mısınız?

Sanat dersi almamam gerektiği ortaya çıktı. Çünkü yaptığım şeylerin “olağandışı” olduğu genel kanı olarak ortaya çıkmıştı. Orijinal tavrım bozulmasın isteniyordu. Bu aile içinde çok tatlı bir tartışma konusudur. Annem “ilk önce ben keşfettim”, teyzem ise “kucağımda otururken yaptığı ilk resimlerden ben anladım” der. Ben de her ikiniz de anladınız derim. Bu durumu profesyonel olarak anlayan Kayıhan Keskinok’tur. 2.5 yıl önce ölene kadar çok yakın dosttuk. 
1963’te, 6 yaşından 12 yaşına kadar dünyada bütün gazetelerde ve televizyonlarda çıktım. Ama yanlış bilinen bir gerçeği burada da dile getireyim: Ben Harika Çocuklar Kanunu’ndan yararlanmadım. Beni kabul etmediler. 
Ben 25 yaşından sonra başka her şey olabilirdim, gazeteci, eczacı gibi bambaşka birçok meslekte devam edebilirdim. Kayıhan Keskinok gibi benim hakkımda yorum yapan hatta kitap yazan kişileri ne kadar zor durumda bırakabilirdim.  Bu riski alıp, bırakın hakkımda makale yazmayı, kitap yazmak ne kadar riskli bir iş, düşünün. Demek doğru bir teşhis koymuşlar!
Benim en büyük şansım ergenlik çağından sağlam çıkmamdır. Çocuksunuz, 12 yaşındasınız, arada ergenlik, sonra yetişkinlik süreci yani 25’ler diyelim. Bu aradaki süreçte, ergenlikte milli tenisçi oldum, Türkiye Şampiyonu TED A takımının bir oyuncusu oldum, uluslararası turnualar oynadım. Lise hayatımda tabii kızlar yer aldı, lise süreci derken benim için resim sanat hep üçüncü planda kaldı. Beni bu durum kurtardı. Ergenlik çağında her şeyiniz değişirken; sesiniz, boyunuz, kilonuz değişiyorken bana illa muhteşem bir resim yapmanın hatta farklı bir resim yapmanın sorumluluğunu yükleselerdi Amerikalıların deyimi ile kendimi imha ederdim (Burn-out). Gelişme çağında kitap okudum, film seyrettim, kendimi geliştirdim, sanat hep bir yerde vardı ama önde değildi.

Ailenizin bu konudaki anlayışını ve yaklaşımını göz ardı etmemek gerekir herhalde. 

Evet, çok haklısınız. Ters etki yapacağını anlayacak kadar psikologdular ve onların aydınlığına borçluyum bu durumu. Örneğin 100 harika çocuk olarak belirlenen çocuktan çok azı bu yüzden devam edebilir. Müzikte bu durum daha fazladır ama resimde çok azdır. 
Anne ve babalar bana gelip özellikli çocuklara yönelik nasıl davranacaklarını sordukları zaman kendilerine otobiyografimin 1. cildini okumalarını tavsiye ederim. Biri “Harika Çocuk”, diğeri “Sonsuz Okyanus’tur.” Çünkü ergenlik çağında yapılan baskı çok ters tepki yapar. Bu dönemde çocukların kitap okumaları, müze gezmeleri, film tiyatro izlemeleri, âşık olmaları çok daha önemlidir. Bu sayede yetişkinlik yaşlarına daha kolay ve kuvvetli hazırlanırlar. Dünyada herkes bir iş yapıyor ve bütün işler birbirini tamamlıyor. Herkes ressam olsa diğer işleri kimler yapabilir. 

Gençler ve aileler için çok güzel bilgiler veriyorsunuz. 

Ben çok dar gelirli bir işçi ailesinde de doğabilirdim. Ben bindiğim taksi şoförüne de, ayakkabı boyacısını da saygı duyarım. Herkesin bir görevi vardır bu dünyada. Babamda inanılmaz bir cevher vardı, halkın sevdiği bir siyasetçi idi.  Bazı siyasi seyahatlere 60’lı yıllardan itibaren babam ile gittim. Onun konuşmalarını dinleyerek büyüdüm. Bilirsiniz Asteriks diye bir resimli roman karakteri var.  Obelix’e sihirli ilacı içirmezlerdi, çünkü “sen bu ilacın kazanına düştün” derlerdi. Ben de siyasetin içinde büyüdüm. Evimizde ya da Ankara’da her zaman ülke politikasının ana akslarının konuşulduğu ortamlarda oldum. Babamla bazen parti merkezine bazen de Pembe Köşk’e, İsmet Paşa’nın evine giderdim. 
1995-98 arasında CHP Parti Meclisi üyesiydim. 2003’te CHP başkan adayı oldum. Siyaset kazanına düşmüş biri olarak kapasitemi bilerek aday olmuştum. Kurultayda kazanacağım nerede ise kesinlik kazanmıştı. Benim arkamda iş adamları yoktu, belediye yoktu. Ben sadece seçimde oy verecek 1350 delege arasından 650 oy toplamaya konsantre oldum ve bütün Türkiye’yi dolaşmaya başladım. Kurultaya 2 ay varken bir aya indirdiler, bende 81 ile değil, 41 ile gidebildim. Gittiğim her yerde çok iyi karşılandım, kesinlikle problem yaşamadım. Kadınların, çocukların önemini her yerde anlattım. Genel Başkan’ın tek seçici konumda olmayacağını, bir nevi partinin hamalı olacağını söyledim. Ama kurultaya 2 saat kala tüzüğü değiştirdiler. Türkiye genelinde %5 yeterli iken ben %10 imza getirmiştim ama Kurultay’da seçime 2-3 saat kala %20’ye çıkardılar bu seçim kriterini. Yapılanlar kesinlikle kabul edilebilir değildir. Bütün bu yaşananların detayını “Korku İmparatorluğu” kitabımda yazdım. 
2010 yılında CHP için bir tüzük yazdım. Bu tüzüğü gidip Ankara’da anlattım. O zaman Sayın Kılıçdaroğlu CHP Başkan Yardımcısı idi.  Tüzükte kısa sürede, birkaç ayda yapılması gerekenleri CHP yıllara yayarak her yıl bir tanesini yaparak hayata geçirdi. 2003 yılında Genel Başkan olsa idim yazdığım bütün yenilikleri kısa sürede yapacaktım ve ciddi devrim etkisi olacaktı. Bırakın 2003 yılını 2010 yılında bile hepsi bir arada yapılsa idi çok şey değişirdi. 

Bize hayatınızdaki önemli dönemeçleri ve Piramid Sanat’ı anlatır mısınız? 
1987 yılında Amerika’da yediğim bir şey yüzünden ishal oldum. 1 hafta, 2 hafta derken yaklaşık 1 ay sürdü ve benim psikolojimi bozdu. Sonunda Türkiye’ye dönmeye karar verdim.
Bu duruma, “sevgi sarmalını tercih ettim” de denebilir. Paralel evrende acaba Amerika’da kalsam ne olurdu diye düşünürüm bazen. Bu benim gerçekten merak ettiğim bir durumdur. Çünkü Amerika’da koşullarım yeterince iyi idi, yaşamım için gereken koşulları zor da olsa oluşturmuştum. 
Türkiye’nin renkliliği, siyaset, birçok alanda yer alabilmek gibi birçok faktör belki de benim sanatımı çok daha renkli hale getirdi. Benim yazdığım 28, üzerinde çalıştığım 13 kitap var. 2018’de 3 tanesi daha çıkacak ama her biri şu anda doğum sancısı içinde. Dolayısı ile sanat tarihine makro baktığımızda vatanımda öyle konulara imza attım ki bugün bir sergi açacak olsak Avrupa’da yaşayan benim kuşağımdaki birçok sanatçının yapabilecekleri sergi, benimkisi kadar zengin olma açısından bayağ zorlanacaktır, topluma değen olmayacaktır diye düşünüyorum. Tabii ki Géricault, Delacroix, Dufy, Tapies, Picabia, Matisse gibi sanatın farklı alanlarında eserleri ile öne çıkan sanatçılar vardır. Benim eserlerim ile iyi bir küratör, 40 yıl veya 100 yıl sonra bile çarpıcı bir sergi açabilir. Attığım her adımı, ya da çalışmamı bunu düşünerek planlayarak yapıyorum. 
Piramid Sanat’ın kuruluşu benim için yol ayrımlarından biridir. Piramid, Taksim’in merkezinde 6 katlı bir sanat merkezidir. Bu merkeze yönelik farklı bir görüşüm var. Ben eğer Taksim’de 6 katlı bir merkez yapabiliyor, bunun için hayatımı, mali gücümün tamamını ortaya koyabiliyorsam, büyük iş adamlarının, bankaların benden çok daha fazlasını yapması gerekiyor. Özel sektöre diyorum ki bugüne kadar yaptığınız yatırımlar, sadece imaj, halkla ilişkiler kapsamında kalmasın. Ben Bedri Baykam olarak 6 katlı bir Sanat Merkezi yaptırıp devam ettirebiliyor isem sizler İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Adana, Edirne gibi olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde Paris’teki Centre Pompidou gibi merkezleri yaptırın. Devlet bu işe girmediği için yapılanın en iyisini yapmak gerekiyor. 
Uzun yıllar, yaklaşık 15 yıl Ermeni Manastırı’nda bir atölyede çalıştım. Ancak son sekiz senesinde yaşadıklarımdan ayrı bir hikâye olur. Sonunda ayrılmaya karar verdim. Arkadaşlarımdan biri bana Piramid’in olduğu binayı gösterdi. Zaten Taksim, Beyoğlu bildiğim yaşadığım yerlerdi ve bu yeri görünce artık atölye değil bir sanat merkezi yapılması gerektiğine karar verdim.  Ayrıca ben Etiler’de resim yapamam, bana Pera lazım, Taksim lazım, Beyoğlu’nun ara sokakları lazım. Sanat merkezimde bir kat aktörlük eğitimine ve dansa ayrılsın isterdim ama mümkün olamadı.  
Piramid, kendi yayınevi olan, paneller yapılan, sergiler açılan, film gösterilen bir yerdir. ‘Özgürlük alanı ve demokratik bir siyasi buluşma merkezi’dir.  
Piramid Sanat’ta genç sanatçılara, her türlü sanata yer vardır. Piramid’te sansürsüzlük, hızlı hareket edebilme, her türlü sanatın yer alabilmesi mümkündür. Piramid’ten bir eser alındığı zaman, bu karar aynı zamanda birçok fikri, sanatı, özgürlüğü, çok sesliliği, demokrasiyi finanse etmiş oluyor. Hiçbir Kültür Bakanlığı, belediye, holding desteği olmayan bir merkez olarak tek finans kaynağı çalıştığı sanatçıların sanatıdır diyebiliriz. Bu yazıyı okuyan tek bir kişi merkeze gelse ve orada keşfedeceği, gerçekten seveceği tek resim alsa bile, bir fark yaratırız diye düşünüyorum. 
Ben 12 yıldır UPSD’nin başkanıyım. Yani Türkiye’nin profesyonel güzel sanatlar sanatçılarının derneği. Her gün belli vakıflara yapılan bağışları ya da hibeleri okuyoruz. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak binlerce sanatçı üyemiz. Ben birkaç yıl daha başkanlık yaparım, daha sonra kendime biraz daha zaman ayıracağım. Örneğin bu derneğin yeri kira; bu kadar zenginimiz var, bunlardan biri çıkıp derneğe sahip çıkarak bir önemli mülkünü buraya bağışlasa, bu bir köşk olabilir, önemli bir yerde büyük bir bina olabilir, ismi sonsuza kadar yaşar ve kimsenin yatırım yapmadığı bir alana yatırım yaparak fark yaratmış olur. Umarım bu söylediklerim bir önemli bağış yapmayı düşünenlerin ilgisini çeker. Biz bugün varız yarın yokuz. Ama kuşaklar boyu, böyle bir jest, bunu yapan kişi veya aileyi sonsuza dek ihya eder. Yoksa bağışlar hep aynı 3-5 yere yapılıyor, onlar da zaten servetlerinin hesabını bilmiyorlar! O kadar önemli bir konu ki bu!

Paris’te, Amerika’da uzun süre kaldınız. Batı’nın sanata, resime bakışı ile ülkemizde bakış arasında karşılaştırma yapar mısınız? 

Bu konuya zaten değindik ama çok çarpıcı olan bir iki tanesinden bahsetmek istiyorum. 
Türkiye’de insanlar ne için resim alırlar, bu işin alfabesini bilmiyorlar. Neden santrafor alırsınız, örneğin uçarak kafa atıyordur. Çok iyi çalım ve şut atıyordur! Resim alırken “illa ucuzunu alırım” gibi yaklaşım, ya da hisse senedi gibi düşünerek resim alınmaz. İyi bir koleksiyoner ilk önce hangi döneme ve hangi ressama konsantre olacağını, neyi sevdiğini belirlemelidir, bu da bir araştırma sürecidir. Bu ressamın resimlerini inceler, bu ressamın hangi resimleri geleceğe yöneliktir onu belirler. 
İkinci bir konu, Devletimize diyorum ki “Çağdaş Sanatımıza” bütçe ayırın. Çünkü bu hepimizin önünü açacak bir devlet politikası olmalıdır. Fransa neden turizmden milyonlarca Dolar kazanıyor. Çünkü Brigitte Bardot’u var, modacıları var, ressamları var, müzeleri var. Hatta başka ülkelerin bile sanatçılarına sahip çıkma gibi bir yaklaşımı var. Bu nedenle Devletimizin çağdaş sanata bütçe ayırması ülkemizi politikada, sanatta,  siyasette başka bir seviyeye taşıyacaktır.

Size Yeni Dışavurumculuk Akımı’nın öncülerinden diyorlar, bu ne demek oluyor?
Dışavurumculuk Van Gogh, Gauguin, Munch gibi sanatçıların başlattığı sanatta hissiyatı dışa vurma olarak tanımlanabilen bir dönemdir. 1905 yılında Alman dışavurumcuları bu konuya ayrıca önem vermişler. 1980’lerde dünyanın farklı yerlerinde dışavurumcu resimler 1.5x2 m veya 2x3 m büyüklüğünde yapılmaya başlandı. Pop-Art, Sürrealizm, Graffitti yazıları, resimleri gibi bütün bu akımlardan etkilenen dışavurumculuk, kavramsal sanatın yarattıklarına tepki olarak doğsa bile, kavramsal sanattan bile bir şeyler alarak bugüne geliyor. 
Ben dışavurumculuğu ilk yapanlardan biri olarak şunu söyleyebilirim, 80’lerin başında Türkiye dışavurumculuk akımını ilk defa tüm dünya sanatçıları ile birlikte eşzamanlı olarak yaşadı. Yani Paris’te, New York’ta dışavurumculuk tartışılırken aynı zamanda İstanbul Ankara’da da tartışıldı. 

En büyük ressamlar herhalde o mağaralarda resim yapmış ilk insanlar, bir başka ressamdan esinlenme yok, malzeme ve teknoloji yok. Bu konuda ne dersiniz?
Geçen yıl Grafiti Sanatı konusunda bir kitap yazdım. Kitabımda bu sanatı mağara adamları dönemine kadar geri götürüyorum. Ben dünyada ilk defa eline bir şey alıp mağarada ilk işareti yapan insana Graffoman adını verdim. Bu adamın elimizde herhangi bir resmi bilgisi, tabii ki yok ama bu adam Picasso’dan da, Dali’den de daha önemli bir adamdır. Tekeri ve ateşi bulan adam gibi, sanat kavramını ilk bulan adamdır. Sanat kavramını doğuran bu insana bu yüzden Graffoman adını verdim. Kimbilir belki bir kadındı! 
Uluslararası Plastik Sanat Derneği Başkanı olarak 2011’de bir teklif verdik. Dünyanın bir “Dünya Sanat Günü” yok ve bu günü başlatmak istiyoruz dedik ve bu Graffoman’ı önermek istedik ama herhangi bir yıl kaydı tabii olamayacağı için Leonardo da Vinci’yi önerdik. Leonardo da birçok alanda, matematik de, yer aldığı için onu düşündük ve hemen kabul gördü.  

Sizi etkileyen ressamlar kimlerdir?
Picasso’nun kendi stilinden değil de hayata bakışından zenginliğinden etkilendim. Diyorum ki eşit rekabet koşulları açısından bende umarım Picasso kadar 92 yaşına kadar yaşayabileyim ve üretebileyim! 
Delacroix, Dufy,  Tapies, Picabia, Matisse, Kiefer, Schnabel sevdiğim ressamlardır. 

Dünyanın en ünlü 100 ressamı arasında Bedri Baykam yok, neden?
Size çok enteresan bir şey söyleyeceğim. 
1984 yılında San Francisco müzesinde manifesto dağıttım. Dedim ki “dünya sanat tarihini Batılılar sadece kendilerine, Batıya ait gibi veriyorlar. Sadece Batı sanatçılarını dikkate alarak Sanat Tarihini yazıyorlar, ben bunu protesto ediyorum” dedim. 
Bu eylemi yaptığım zaman vizem bitmişti ve cebimde 20 Dolar param vardı. Bu protestoyu takiben yavaş yavaş dünyaca ünlü eleştirmenler, basın, sanatseverler beni daha çok takip etmeye, hakkımda yazılar yazmaya başladılar. Yaptığımdan çok emindim. Ben Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin çocuğu olmasam, Suphi Baykam’ın oğlu olmasam, yaptığım bu protestodan bu kadar emin olamazdım, cesareti bulamazdım. Modern sanatın kökenlerinin nereden geldiğini bilmiyorsunuz diyemezdim. 
Bu yıl, 2017’de Londra'da en önemli kitapevlerinden biri olan Penguin Books “Why Are We Artists” isimli bir kitap yayınladı. Bu kitap 100 önemli manifestoyu içeriyor ve benim 1984’teki manifestoma da bu kitapta yer verildi.  Dünyada değişim ve değişim gücü verecek 100 manifesto arasında yer almak da benim için çok önemlidir. 

Resimlerinizde bir erotizm ağırlığı da var, neden?
Ortalama 10 resmimden en fazla üçünde erotizm vardır. Daha fazla var gibi görünür çünkü ilgi çekiyor. 
Şimdi bir kitap yazıyorum, kadın erkek ilişkileri üzerine. 2018 yılında yayınlandığı zaman siz asıl erotizmi orada görün. Erotizm tabu değil, özgürlüktür.
Ressamlıktan çok para kazandınız mı? En pahalı eserinizi kaça sattınız?
Bahsettiğim merkezi kurmak yaşatmak Türkiye’de de dünyada kolay bir şey değil. 
Hele Türkiye gibi “Müslüman Mahallesinde Salyangoz Satmak” gibi değerlendirirsek bu merkezi kurmak ve yaşatmak çok önemlidir. 
Bugüne kadar İstanbul Modern’e sattığım, 1987’de İstanbul Bienali’nde sergilenen 2 m x 9 m lik dev resim, bir resmim için aldığım en yüksek rakamdır ve yaşayan çağdaş sanatçılar arasında bir rekordur. 

Son söz olarak gençlere ne söylemek istersiniz?
Vazgeçmeyeceksiniz. Yılmayacaksınız. Önünüzde engeller olsa bile devam edeceksiniz. Örneğin,  resim yapmak için malzemeniz olmasa bile kan ile devam edeceksiniz, diyebilirim özetle. Sinema, kitaplar, tiyatrolar, her yerden de beslenmelerini istiyorum...

Çok teşekkür ederiz Bedri Baykam. Önümüzdeki aylarda sizinle Büyük Kulüp’te tekrar beraber olmak istiyoruz, gelirsiniz değil mi?
Seve seve gelirim.